Cumartesi günü hava çok yoğun bir şekilde yağışlı olmasına rağmen kalkıp İkizdere'ye gittim. Benim gibi araştırmacılardaki en belirgin özellik dur durak bilmemektir. İkizdere'ye, daha doğrusu Rize'ye gönül vermiş olan bir hocamla buluştuk. Osman Coşkun Rizeliliğe gönlünü veren eğitimcilerimizden birisi. Çok değerli bir araştırma içinde son yıllarda. Osman hocam hakkında daha sonra malumat vereceğim inşallah. Kısa bir program hazırlayıp yola koyulduk. Hedefimiz Anzer yolu üzerinde bir değirmen. İkizdere'den ayrılmadan uğradığımız bir bakkal, bize gideceğimiz yolu tarif etti. Hatta bu değirmeni babasının işlettiğini fakat babası öldükten sonra çalıştırılmadığını söyledi bize. Doğrusunu söylemek gerekirse içimden "hayırlı evlat" benzetmesi yapmadan duramadım.
Neyse. Yola koyulduk. Osman hocamla giderken yöreyle ilgili çalışmalar hakkında fikir alış verişinde bulunduk. Ve nihayet Anzer'in yakınında Petran denilen köye geldik. Vakit kaybetmeden doğru değirmenin yanına. Yol tamamiyle bozulmuş. Yamaçlardan yukarıya tırmanacak uygun bir yer ararken hava bize müsaade etmeyeceğini belirtircesine yağmaya başladı. Ama bizdeki tarih aşkı "devam" dedi. Yamaçlardan yukarıya doğru zorlu bir tırmanıştan sonra değirmen önümüze çıktı. Aman Allahım! İçim sızlamadı dersem yalan olur. Atalarımızın uğraşıp didinerek yaptığı bu eserlere sahip çıkamamızın ezikliği vardı bende.

Osman hocam kapalı olan değirmen kapısını açmaya çalışırken çökme tehlikesine rağmen beni habire uyarıyordu. "Hocam gireceğim bu değirmene" dememe rağmen ikazlarına devam etti. Kapıyı zorlayarak araladım. Zorlayarak açtım çünkü çatının bir kısmı çökmüş vaziyetteydi. İçerdeki manzara müthişti. Sadece değirmenin taşı haricindeki her şey ahşaptı. Her ne kadar kullanılmaz haldeyse de resimleme çalışmalarına başladım vakit geçirmeden. İçimde bu değirmendeki bir başkalık hissi vardı. Ve nihayet bu başkalığın değirmenin çarkında olduğunu fark ettim. Tamamen ahşaptan yapılmış olan değirmenin çarkı, zamana adeta meydan okumaktaydı. Bir başka taraftanda yorgun ve artık birilerinin kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini haykırıyordu sanki.
Değirmenin arka tarafına yöneldiğimde, çarka suyu ulaştıran kanalında tamamen ahşap olduğunu gördüm. Yaklaşık 13 metre boyunda 60 cm çapında bir ağacın içi oyularak su çarka ulaştırılıyordu. İşin en ilginç yanı kullanılmamasına rağmen yorgun bir vaziyette sanki bizim gidip kendisini bulmamızı bekliyordu. Yöre insanlarıyla yaptığımız söyleşilerde bu değirmenin etrafta "Tuğcuların Değirmeni" diye bilindiğini öğrendik. Zaman zaman mısırın yanında tuzda öğütüldüğünü öğrendik. Zaman içinde yöre insanının köyden kente göçünün hızlanmasıyla köylerin terk edilir bir vaziyet aldığını ve değirmenlerinde bu yüzden kullanılmadığını...
Dinlerken düşündüğüm tek şey vardı: TARİH BU ŞEKİLDE YOK EDİLİR
Yorumlar
Kalan Karakter: